Gerideki bablardan anlaşıldığı üzere; Ehli Kitab’ın Allâh’a ve âhirete îmanları muteber olmadığından yaptıkları amellere de sâlih amel denemez. Çünkü bir amelin sâlih olması, îmâna ve İslâm’a mukarin olma şartına bağlıdır.
Nitekim Elmalılı Hamdi Efendi Mâide Sûresinin 69. âyet-i kerîmesinin tefsirinde şu beyanda bulunmuştur:
Amel-i sâlihe gelince: Bu da Allâh’a ve âhirete inanmanın gereğine göre, Allâh-u Te’âlâ’nın inzal ve irsal buyurduğu (indirdiği ve gönderdiği) delil ve hükümlere uygun olarak tam bir samimiyet ve güzel niyetle Allâh-u Te’âlâ’nın râzı olacağı güzel ameller yapmaktadır.
Âhirete inanmak ; sonunda mesûliyete,bir gün gelip îmân edenlerle etmeyenlerin hesâbı görülerek mükâfat ve mücâzatları verileceğine ciddi mânâda inanmaktır.
Nitekim:
"O (takvâ sahibi) kimseler ki; (duyularla hissedilmeyen akılla da varlığı bilinemeyen ancak peygamberlerin bildirmesiyle anlaşılabilen) gayb(î îmân esasların)a îmân etmektedirler, o (farz ) namaz(lar)ı hakkıyla kılmaktadırlar ve kendilerine rızık olarak vermiş olduğumuz şeylerden (zekât ve fitre gibi malda bulunan hakları îfâ etmek için) infakta bulunmaktadırlar(, karşılık beklentisi taşımaksızın Allâh yolunda bağış yapmaktadırlar).
İbni Abbâs (Radıyallâhu Ahumâ) şöyle anlatmıştır: Abdi Kays heyeti Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'e gelince Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) :
"Bu kavim kimdir?" diye sordu. Onlar "Rabî'a" dediler.
Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem):
"Bu kavme merhaba! Rüsvay ve pişman olmayanlar olarak (geldiniz)!" buyurdu.
Onlar: "Ya Rasûlüllâh! Biz sana ancak haram aylarda gelebiliyoruz. Çünkü bizimle senin aranda Mudar (Kureyş) kâfirlerinden oluşan bir topluluk var. (onlar da haram ayda saldırı ve yağma yapamadıkları için biz sana rahat gelebiliyoruz.)