Allah, yarattığı hiçbir şeyi başıboş bırakmadığı gibi hiçbir şeyi de boşuna yaratmamıştır şüphesiz. Yüce dağların eteklerinde nazarlardan uzak çiçeklerden, bizden binlerce ışık yılı uzaklıktaki gezegenlere kadar her şeyin bir yaratılış amacı olduğuna iman ederiz çünkü Allah noksan sıfatlardan pak ve münezzehtir.

 

Rabb’imiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: ‘Rabb’imiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin..." {1} Peki, bu girift yapı içindeki insanın yaratılışında bir başıboşluk ya da boşunalık söz konusu olabilir mi? Cevap Kur’an’ın ebedî sesinden yükselmektedir: "İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?" {2} Mütalaadan önce belirtilmelidir ki biz bu düşünceden Allah’a sığınırız.

İnsanın anne karnındaki evreleri Kur’an’da şöyle anlatılmıştır:

"...Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır; işte bu Rabbiniz olan Allah’tır." {3} Üç karanlık; zigot, embriyo ve fetüs olmak üzere ortalama 37-40 haftadır. Fetüs ancak beşinci aydan sonra insan organizmasının temel yapısını almaktadır ve beşinci aydan doğumuna kadarki sürede insanın minimalize edilmiş hali konumundadır. Peki, bu minik insanın dış dünyayla etkileşiminden söz edebilir miyiz? Eğer bir etkileşim varsa bunu dinî manada bir kazanca dönüştürmek mümkün müdür? Allah’ın boşuna yaratmama sıfatını bu zaman dilimi açısından nasıl değerlendirebiliriz? Varlık sahasına çıkmış, ruhuyla buluşmuş fakat karanlıklarda sıkışmış bir beden anladığımız manada bir yaşamdan uzaksa bu dönemde ona ruhun verilmesinin ne gibi bir hikmeti olabilir?

Yetişkin bir insanın dış dünyayla ilişkisi nasıl duyu organlanları vasıtasıyla gerçekleşirse bir bebek de duyuları sayesinde dünyayla etkileşime girebilir. Anne karnındaki yaşamda, gelişen ilk duyunun dokunma olduğu varsayılmaktadır. Bebekte dokunma hissinin 8. hafta gibi çok erken bir dönemde başladığı düşünülür.

Tat duyusu, erken gelişen duyulardandır. Tat almadan sorumlu olan algılayıcılar, hamileliğin 13-15. haftasında mevcuttur ve bunların yapısı erişkinlerinkiyle hemen hemen aynıdır. Bu nedenle bebeğin bu haftadan itibaren değişik tatları ayırt edebildiği düşünülür. Yapılan gözleme dayalı incelemelerde anne adayı, tatlı besinler tükettikten sonra bebeğin yutma hareketlerinde artış; acı ve ekşi besinler tükettiğinde bu hareketlerde bir miktar azalma olduğu görülmüştür. Bu durum, bebeğin anne karnındayken değişik tatları ayırt edebildiği tezini kuvvetlendirir.

25. haftadan itibaren bebek, annesinin sesini duyabilir, 27. haftada ise annesinin sesi dışında dışarıdan gelen seslere hatta babasının sesine tepki verebilir. Ancak hem içinde bulunduğu ortam hem de bebeği içinde bulunduğu sıvının olumsuz etkilerinden koruyan kremsi tabakanın kulaklarını tıkaması nedeniyle sesleri büyük bir olasılıkla boğuk duyar.

Bebeğin göz kapakları 26. haftaya kadar kapalıdır. 26. hafta civarında bebek gözlerini açmaya başlar ve göz kırpabilir. Bebeğin gözleri kapalı olmakla birlikte anne adayının karnı üzerine uygulanan güçlü bir ışık kaynağına kalp atışlarında bir hızlanmayla yanıt verir. Gerçekte rahim içi mutlak karanlık değildir. Tıpkı sesleri geçirdiği gibi ışığı da geçirir ancak bu geçirgenlik sesle kıyaslandığında çok daha azdır. Buna rağmen bebek gündüzle geceyi rahatlıkla ayırt edebilir. 33. haftadan itibaren bebeklerin göz bebekleri ışığa tepki vererek büyüyebilir ya da küçülebilir. Bunlar tıbbın tespitleridir. "...Rahimlerde bulunanı O bilir." {4}

 
Tüm bunların kritiği yapılacak olunursa en güzel temasın işitme yoluyla sağlanabileceği aşikârdır. Anne adaylarına önerilen bebeğe klasik müzik dinletme, kitap okuma vb. modern (!) ritüellerden medet umuluyorsa biz de onların bir şey bildiklerini varsayalım ve diyelim ki bu dönem neden dinî bir kazanca dönüştürülmesin? 25. haftada annesini, 27. haftada çevredeki insanları duyabilen bir bebek daha doğmadan modernizmin tazyikine neden maruz kalsın? Onca karanlığa rağmen ana rahmine düşen ışık neden İslam’ın sönmez nûru olmasın?

Peki, bebeğini daha kucağına almadan onun ruhundaki müslümanlık tohumunu sulamaya başlamak isteyen bir anne neler yapabilir? Hangi yollarla günahsız kulaklara erişebilir?

• Yapılan bir araştırmada bebeklere anne karnında Kur’an’dan bir sayfa dinletilmiş, doğum sonrası çocukların daha önce hiç duymadıkları başka bir sayfaya oranla anne karnındayken dinledikleri sayfayı daha kolay ezberledikleri tespit edilmiştir. Bu tecrübe dikkate alınmalı ve anne Kur’an okumalarını çoğaltmalıdır.

• Anne, bebeğini uygunsuz sözlerden korumalıdır. Dedikodunun kol gezdiği, günahın konuşulduğu sohbet meclisleri hem Allah için hem de savunmasız bebek için terk edilmelidir.

• Babanın bebekle temas kurması şüphesiz annenin karnını dinlemesinden, odada sigara içmemesiden ve çocuğun tekmelerini futbolcu bir evlada yormasından ibaret olmamalıdır. Bu tekmeler kalbin ve ruhun kapılarını tekmeleyen bir bebeğin çırpınışları olarak okunmalıdır. “Doğduğumda isteğim, yalnız uyuyacağım bir oda, renk renk elbiseler değil; Allah’ın razı olacağı bir aile saadetidir. Bunu bana hazır ettiniz mi?” sorusu uykularımızı kaçırmalıdır.

"Kalbler ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur." {5} ayetine binaen Allah’ı daha fazla anmak; zikri, hamdı çoğaltmak annenin iç huzurunu artıracağından bu, dolaylı olarak bebeğin huzuruna da katkı sağlayacaktır.

• Baba ailenin reisi konumundadır. Reise düşen, evdeki huzuru dengede tutmaktır. Hamilelik döneminde annenin huzursuzluğunun bebeği etkilediği bilinen gerçeklerdendir. Bu konuda baba, annenin hassaslaşan duygularını anlamalı ve aile saadetinin kökleri derinleştirilmelidir.

• Gündüzü ve geceyi birbirinden ayırt eden bir bebekten bahsediyorsak teheccüd, annenin kaçırmaması gereken fırsatlardan biridir. Bebek şüphesiz gece vakti hareketlenen annesinin bedenini hissedecektir.

Tüm bu öneriler, anne karnındaki bebeğe yoğun bir eğitim vermek şeklinde bir kalıba asla dökülmemelidir. Burada amaç duyularının açık olduğunu bildiğimiz bebeğin bilinçaltına ulaşmak, onu hazırlamaktır. Tıpkı tohuma hazır hale getirmek için toprağı sürmek gibi...

Şüphesiz öğrenmelerimiz yaşantı yoluyla gerçekleşir fakat burada bebeğin birşeyi öğrenmesinden çok, çağrışım yapabileceği etkileşimlerden bahsedilmektedir. Ayrıca öğrendiklerimizin toplamı, bilinçli olarak algıladıklarımızdan çok fazladır. Yani bilinçdışı sürekli aktiftir. Örneğin hiç sevmediği fakat popüler olan bir müzik parçasını bilmediğini düşünen biri, bir gün kendisini bu şarkının sözlerini mırıldanırken bulabilir. Bunlar her öğrendiğimizi biliçli öğrenmediğimizin ve öğrenmek için gayret sarf etmediğimizin delillerindendir.

Sıralanan tavsiyeler genel anlamda anne adaylarının dikkat etmesi gerekenler değil anne karnındaki çocukla etkileşimi sağlamak adına dikkat edilmesi gerekenlerdir. Bunlar dışında anne, bebeğin sağlığını olumsuz etkileyecek fiilden, besinlerden uzak olmalıdır muhakkak.

Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da bu yoldaki uğraşların boşa gitmeyeceğine inanmak şarttır çünkü ameller niyetlere göredir. Bu noktanın halledilmesi amellerin ihlasını da artıracaktır. Bize düşen adım atmaktır. Velev ki bebek hiçbir şey duymadı, hissetmedi. Tüm çabalar boşa mı gidecektir? Elbette ki hayır! Anne-babanın bu çabası, ebeveynin kendilerini disipline etmeleri açısından da bir fırsat olarak okunmalıdır. Bu süreç, nesil yetiştirmek gibi ağır bir sorumluluğu kaldırabilmek için bir prova dönemidir. Kur’an okumayı çoğaltan, günah ortamlarından uzak duran, zikir ve duayı âdeta çağlayana dönüştüren,  nefsiyle iki kişilik mücadeleye giren anne-baba, kendi ruh dünyalarını da pir ü pak yapacaklardır böylelikle. Sorumluluğumuz çocuklarımıza sadece namaz, oruç, zekât öğretmek değil, neslimizi cehennemden korumaktır, ağırdır, ciddidir. Gayret bizden, sonuç Allah’tandır.

{1}  Âl-i İmran, 191
{2}  Kıyamet, 36
{3}  Zümer, 6
{4}  Lokman, 34
{5}  Rad, 28

Hilal Furkan / Elif Dergisi