Meziyyetler  ve üstün husûsiyetlerle her cins yaratılmışlara üstün kılınan insanların fıtratlarında gizli isti'dâd ve kâbiliyetlerinin alâkalı olduğu kadar bir ebedî hayât ve devamlı saâdete ulaşabilmeleri için her kes ilk başta kendisinin ve müşâhede etmekte olduğu varlıkların ve yaratılmışların var edenini ve yaratanını bilmek bu kadar büyük nimetler ile kendisine nimet veren ve ihsânda bulunan nimetlendiricisi ve mevlâsını tanımak, başıyla ve sonuyla alâkalı halleri öğrenmek ve onlara tam bir bilgi hâsıl etmek aklen ve naklen insan olmaya terettüb eden mukaddes bir vazîfedir. Bu yüzden bu bilgiye nâil olmak isteyen insanlar ikiye ayrılmışlardır.

Bir fırka nazar ve istidlâl yoluna, diğeri de riyâzât ve mücâhede (nefsi terbiye ve isteklerine karşı direnme ve cihâd etme) yoluna girmişlerdir.

Nazar/aklî ve mantıkî bakış ve istidlâl/delîl getirme yoluna girenler de iki kısımdır. Bir kısmı, maksada varmakta yalnız aklı kâfî görmeyerek Nebîlerin (Aleyhimüsselam) dinlerinden bir dîn ve şerîatı kendisine lüzûmlu kılmakla yürümüşlerdir ki bunlara Kelâmcılar denir. (Diger kısmına), bir dîne tutunmayıp da yalnız aklı kendilerine rehber edinerek gidenlere Meşşâî Filozoflar derler ki, bunların reisleri Aristo’dur İkinci yola girenler de iki kısımdır. Bir kısmı, riyâzât ve mücahedelerini bir din ve şerîate uyacak bir şekilde yaparak hidâyet yoluna erenlerdir ki; onlara Sûfiyye ve Mutasavvıfe denir Diğer kısmı da bir din ve şerîate uymayarak sırf kendi riyâzât ve mücahedelerinin meyvesi olan keşifleri ve iç aydınlanmalarıyla iktifâ edenlerdir ki onlara da İşrâkî Filozoflar ismini verirler ki, reisleri Eflatun’dur.

Yukarıda zikri geçen kelamcılar da birkaç fırkaya ayrılmışlardır. Şöyle ki; Bunlardan inançla alakalı mes'elelerde Resûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in Ashâbının açık hâl ve yolları üzere hareket edip onlara uyanlara Ehl-i Hak ve Ehl-i Sünnet ve Cemâat ismi verilir.

Ashâb-ı Kirâm’a muhâlefetle onların yolları haricinde bir takım yollara sapanlara Firâk-ı Dâlle/sapık fırkalar ve Ehl-i Bid'at ve Dalâlet denir ki, bunlar cehenneme girmeye sebep olacak çeşit çeşit hezeyâna cüret göstermekle yetmiş iki fırkaya ayrılmışlardır.

Bir dîne bağlı kalarak -nazar ve istidlâl ile değil de- riyâzât ve mücâhedeyle Allâh’ı tanımak ve O’na varmak isteyen Sûfiyye, şu dîne bağlı oluşunu Şer’î ilimler ve Ehl-i Sünnet çerçevesinde yaparsa, Müteşerri’ Sûfiyye, Şer’î ilimler ve Ehl-i Sünnet dışına taşarak yaparsa Sapık Sûfiyye olur.

İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruhû) şöyle buyuruyor:

“Ey kıymetli Nakîb!.. Va’zların hulâsası ve nasîhatlerin özü, dindâr ve Şerîata sıkı sıkıya bağlı kimselere karışmak ve gönül huzûrunu onlarla berâber olmakta bulmaktır. Dindâr ve Şerî’at’a sıkı sıkıya bağlı olmaktan her biri de hak olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ’at yoluna girmeye bağlıdır; ki, diğer İslâmî (ama bir çok yanıyla O’nu anlamaktan ve Ondan uzak olan sapık) fırkalar arasında kurtulan fırka onlardır. (Ehl-i Sünnet’in imâmları olan) şu büyüklere uymadan kurtulmak imkânsızdır. Onların görüşlerine uymadan felâha ermek mümkün değildir. Naklî, aklî ve keşfî deliller bu (anlatılan) ma’nâya şahiddir.

Bunun hiçbir şekilde böyle olmama ihtimâli de yoktur. Bu sebeple, bir şahsın, hardal tanesi mikdârınca (azıcık da olsa) şu büyüklerin Sırât-ı Müstakîm olan yollarından çıktığı bilinirse, onunla sohbeti (berâberliği ve konuşmayı) öldürücü bir zehir(içmek) olarak i’tikâd etmen, onunla oturup kalkmayı da zehirli yılanla oturup kalkmak olarak görmen lâzımdır. Onlar (Ehl-i Sünnet imâmları) hakkında mübâlâtları/kıskançlık, hüzün ve tasaları olmayan ilim talebeleri de -hangi fırkadan olurlarsa olsunlar- din hırsızlarıdır/dîninizden çalan kimselerdir. Bunlarla berâber olmaktan ve konuşmaktan sakınmak dahî, (dînin) zarûriyyât(ın)dandır/mutlaka bulunması ve uyulması gereken îcâblar(ın)dandır. Dinde meydana gelen bu fitne ve fesâd(lar)ın tamâmı, dünya malı toplamakta âhiretlerini hebâ eden şu topluluğun hayırsızlığındandır. Onlar doğru yol mukâbilinde sapıklığı satın alıp da ticâretleri kâr getirmeyen ve doğruya varmayan kimselerdir….” [1]

Kâinâtın efendisi (Sallallâhu Te'âlâ Aleyhi ve Sellem)’in Âhiret’e göçmesinden sonra nübüvvet güneşinden gittikçe uzaklaşılıyor, zaman geçtikçe haller değişiyordu. O kadar ki, Sahâbe (Radıyallâhu Anhum)’un en son vefât edenlerinden biri olan Enes (Radıyallâhu Anh) “Hakîkaten siz öylesi işler yapıyorsunuz ki, onlar gözünüzde kıldan da incedir ama Nebî (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) zamanında biz onları helâk eden günahlardan sayıyorduk.”[2]

Tereddî/düşüş gittikçe ivme kazanıyordu. Gevşeme günbegün artıyordu. Buna çâre bulmak lâzımdı. Bir yanda hadîslerin toplanması öte yanda da fıkıh istinbâtları/âyet ve hadîslerden ma’nâ çıkarmalar mâhir ellerde en ihtişâmlı bir şekilde hızla devâm ediyordu. Böylece Kur’ân’ın zâyi’ edilmeyeceği ve korunacağına dâir verilen ilâhî va’din sebepler dâiresindeki bir tecellîsi olarak doğru anlaşılması da tahakkuk ediyordu; Ku’ân ve Sünnet’i doğru anlamanın sahîh usulleri ve disiplinleri olan mezhepler teşekkül ve tekâmül hâlindeydi. İlim ve fikir anarşistlerine inat “onu biz koruyacağız” garantisi şu usûl ve tertîb temeline oturuyordu.

Bir husûs daha vardı ki, o belki de mes’elenin en can alıcı ve mühim yanıydı: Amel ve ihlâs… Havâss’ın çok dar dâiresi dışında mü’minler bu noktada çok büyük bir kan kaybı içindeydi. İlim adamları buna da dikkatleri ziyâdesiyle çekiyorlar idi, lâkin inişe geçişin yine de bir türlü önü alınamıyordu. Ne yapmalıydı? Nihâyet bir tâife çıktı ve yapılmak istenilenin mânilerini yok etmekle işin imkân ve kolaylık yoluna girebileceğini söylemeye başladı. Şu sözü edilen mâni’ler/engeller çok idiyse de en mühimleri dört beş tâneydi. Birisi câhillik veya ilim eksikliği idi ki, bunun tedârikini ulemâ omuzlanmıştı ve bu iş yolunda gidiyordu.

Diğerleri; Allâh’ı unutmamak demek olan zikr’in kalmaması, zikirsizlik/Allâh’ı unutmak… Dünyadan soğuyup Âhiret’e ısınmak ve yönelmek demek olan zühd’un bulunmaması, yani dünyaya rağbet edip Âhiret’ten soğumak. Yasaklardan kaçınmamak, isyankârlık… İbâdetleri eksik ve kusurlu yapmak… Bunların zıddları olan zikir, zühd, takvâ/vera’ ve ibâdetler kemâl mertebeleriyle yapılmalıydı. Tâ’bîri yerindeyse Ashâb-ı Yemîn’in şu husûslara sarfedeceği bir tonluk mesâi yerine on yâhud yüz tonluk bir gayret sarfedecek ve yarışı çok çok önde yürüten Mukarrebûndan olacak nümûne bir cemâat bulunmalıydı. Sözü edilen tâife öyle yaptı. Şer’î ölçüleri taşmadan her şeyde azîmeti esas aldı. Onlar daha çok hâl dilleriyle şöyle diyorlardı:

"Allâh'ı çok zikredin", "Allâh'ın zikri en büyüktür"ve "Allâh'ı unutanlar gibi de olmayın" ilâhî emirleri ve haberleri istikâmetinde  olmalıyız. Dünyâdan ve dünyalıklardan zarûret miktârı, sağlığımıza zarar vermeyecek kadar faydalanmalıyız…

Zühd hakkında Abdullah b. Mübârek, Vekî’ b. Cerrâh, Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Beyhekî ve diğer bir çok muhaddis başlı başına eser te’lîf ederken, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve diğerleri eserlerinin içinde yüzlerce hadîs rivâyet etmişlerdir.

Haramlardan kaçınmak şöyle dursun, şüpheli şeylerden, mekruhlardan ve yerine göre elden geldiğince ruhsatlardan, hatta ihtiyâc fazlası mübâhlardan, (onları haram görmeden ama) haramlardan sakınırcasına uzak durmalıyız… Buna dâir de bir çok âyet ve bir nice hâdîs var. “Kendinizle haram arasına helâlden bir perde koyunuz; kim bunu yaparsa dîninin ve ırzının tertemiz olmasını talep eder. (Yahut tertemiz eder.)[3]

Farzlarda eksiklik yapmak şöyle dursun, onlarda yapılacak kusurların tamamlayıcısı olan sünnetleri, müstehabları ve Sünnet’le sâbit olan sâir nâfileleri kendi payımıza (farz i’tikâd etmeden ama) farz hassâsiyetiyle işleyeceğiz.

Hadîs-i Kudsîde, “….kulum nâfilelerle bana yaklaşmaya devam eder. Nihâyet ben onu severim. Ben onu sevince de onun kendisiyle işittiği kulağı, gördüğü gözü, vurduğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum.”[4]

Evet, böyle yaptılar ve böylece pâk nümûne bir kılavuz kervân hâsıl oldu… Tasavvuf yolcuları… Karanlık bir gecede gökyüzünde her yanı aydınlatan yıldızlar ve badir/dolunay, yâhud gündüzün simsiyah bulutların arasından sıyrılıp ortalığı nurlandıran bir güneş misâli, herkese yol gösterici oldular. Karanlıklara meftûn yarasalar onlardan çok rahatsız olduysalar da ışığın sevdâlıları sevince boğuldular… Koca koca muhaddisler ve fakîhler onlara gıpta eder oldular. Yediden yetmişe herkese hayırlarda kılavuzlar ve rehberler hâline geldiler… İşi baştan hassas ve titiz bir şekilde te’sîs ettiklerinden bunun kısa zamanda bereketini gördüler. Kur’ân ve Sünnet çerçevesindeki tarz ve üslûb farklılıklarına göre kısmî değişikler bulunduran müesseseler hâline geldiler. Bir yanıyla ilim ve amel sâhasının mezheplerine benzer terbiyevî mektepler şeklini aldılar. Hasılı tarîkatler meydana çıktı. Aslı ve Rûhu ile Saâdet asrında bulunup da sonradan şekillenen mezheplere benzer bir vaziyette zuhûr eden şu tarîkatler  kâmil ve has mü’minleri dokuyan ipek tezgâhları ve makineleri oldular.

Câhil, kendini bilmez ve onların dünyalarından haberi olmayan zavallılar onlara düşman olmakta şeytanlara hep arkadaş ve yoldaş oldular.Çünkü farklı âlemlerin ve buudların varlıklarıydılar. O bakımdan bir cihetle haklıydılar. Bildiklerini zannettiklerinin amelinden, sahibi oldukları düşüncesinde bulundukları amelin ihlâsından şark ile ğarb kadar uzaktaydılar. Ümmet akîdede nasıl yetmiş üç fırkaya ayrılmış ve sadece birisi kurtulmuş idiyse, tarîkatların da çoğunun istikâmetten uzak, çok azının ise düzgün olması garipsenmemeliydi. Yetmiş iki sapık ve cehennemi hak eden fırka yüzünden kurtulan yetmiş üçüncü fırkayı da karalamak nasıl yanlış idiyse, tarîkatların yoldan çıkmışlarını bahâne ederek hidâyette rehber olanlarını dahî atmamak îcap ederdi. Ama öyle yapmadılar. Sapla samanı karıştırdılar.

[1] Mektûbât:1/185, 113. Mektûb
[2] [Ahmed,3/3….Buhârî, Rikâk.32, Dârimî, Rikâk.54], Mu’!cem (Concordance):2/140
[3] [İbnü Hibbân, Sahîh, Taberânî, el-Kebîr, Nü’mân b. Beşîr’den. İsnâdı sahîhdir.], Münâvî, et-Teysîr:1/36-37
[4] [Buhârî, Sahîh, Rikâk:38 Ebû Hureyre’den], Kenzü’l-‘Ummâl:7/770


Bu değerli Yazı Hüseyin Avni Hoca efendiye aittir.