Bakara Sûresinin 62. Âyet- Kerîmesinin Tahlil ve Tefsiri

İlk olarak şunu beyan edelim ki; Bakara Sûresinin 62. âyet-i kerîmesi olan : ''şüphesiz o kimseler ki îmân etmiştirler, bir de o  kimseler ki Yahudi olmuşturlar, ayrıca Hristiyanlar ve Sâbiîler; her kim Allâh'a ve o son güne inanmış, ve Salih bir amel de işlemişse; onlar için Rableri nezdinde ecirleri vardır. Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve ancak onlar mahzun olmayacaklardır.''


Âyet-i celîlesini tefsir eden müfessirlerin hiç biri, bu âyet-i celîlede geçen Yahudi ve Hristiyanlardan, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in zamanına yetişmiş olduğu halde ona inanıp tâbi olmayan kimselerin kastedildiğini söylememiştir. Burada bütün müfessirlerin görüşlerini birer birer nakledemeyeceğimize göre, geçmiş tüm müfessirlerin görüşleri arasında Ehl-i Sünnet’e göre muhâkeme yapabilecek ilmî seviyede bulunması hasebiyle Hâtimetü’l-müfessirîn (müfessirlerin sonuncusu) lakabını hakkıyla taşıyan Alûsî (Rahimehullâh)’ın bu âyet-i kerîmenin tefsirinde naklettiği şu iki görüşü nakledelim:

Birinci görüş :

Bu âyet-i kerîmede ilk olarak zikredilen ‘’İman etmiş olan kimseler’’ tabiriyle münâfıklar kasdedilmiştir. Nitekim Süfyan-i Sevrî (Rahimehullâh)’dan nakledildiğine göre :

‘’Bunlar sadece dilleriyle inandıklarını açıklayan , fakat kalplerinde îman taşımayan münâfıklardır,zîrâ kâfirler sırasında zikredilmişlerdir.’’ Onların ‘’Münafık’’unvanıyla değil de,mümin olarak anılmaları şunu ifade etmektedir ki, kalpte tasdik olmadan sadece dille ikrarda bulunmak, görünüşte îmân sayılırsa da âhirette onlara hiçbir fayda vermeyecek ve onları kâfirlik felâketinden asla kurtarmayacaktır.  Âyet-i kerîmede geçen ‘’Yahudiler ve Hristiyanlar’’ ise , Rasûlüllâh (Sallalâhu Aleyhi ve selem)’e kavuştukları halde ona îmân etmemiş ve tâbi olmamış Ehli kitab kâfirleridir.

İmâm-ı A’zam (Radıyallâhu Anh)’a göre; Sâbie fırkası Ehli Kitab’tan sayılmaktaysa da Ebû Bekr er-Râzı (Rahimehullâh) gibi bir çok âlime göre bu fırka Ehli Kitab degildir.

Bu görüşe göre ayet-i kerime :

‘’Şüphesiz o (münafık) kimseler ki (sadece dilleriyle) iman etmiştirler, bir de o kimseler ki Yahudi (likte sabit) olmuşturlar (da sonraki peygambere inanmamıştırlar), ayrıca (Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e ve Kur’ân’a  inanmamış olan )Hristiyanlar ve (yıldızlara tapan) Sâbiîler; (işte bunların içerisinden) her kim (tevbe eder de, İslâm’a girerek) Allâh’a ve (inanılmasını şart koştuğu diğer îman şartlarına, özellikle de) o son güne inanır (Kur’ân’ın beyanına göre hareket ederek ) Salih bir amel de işlerse ; onlar için Rableri nezdinde ( kendilerine ait) ecirleri vardır. (Kâfirler korkuya düştüğünde) onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve (günahkârlar,kaçırdıkları mükâfatlara üzülecekleri zaman) ancak onlar mahsun olmayacaklardır.’’

Şeklinde tefsir edilmiştir.

Bu mânâya göre :  Allâh-u Te’âlâ’nın bu âyet-i kerîmede anlatmak istediği husus, münâfık olsun, Ehli Kitab olsun, ya da sâbie gibi yıldızlara tapan müşrik fırkalar olsun, bunlardan her kim Allâh’a ve âhiret gününe muteber bir îman ile inanırda , sonra Sâlih amelde bulunursa onların korkudan ve üzüntüden vâraste kalacaklardır.

İkinci görüş:

Âyet-i kerîmede geçen  ‘’ Îmân etmiş kimseler’’ den maksat, geçmiş peygamberlere îmân edenlerdir. Bu görüşe göre  ‘’Yahudi ve Hristiyanlar’’ dan maksat, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ‘den önce ona inanıp yolunu gözlemiş, fakat kendisine yetişememiş olan yahut yetişip îmân edebilen kimselerdir.

Nitekim İmâm-ı Süddî (Radıyallâhu Anh) ‘dan nakledildiğine göre :

‘’Bunlar Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ‘in gönderilmesini bekleyen Necâşî ve arkadaşları ile, Veraka ibni Nevfel, Buhayrâ, Kuss ibni Sâ’ide ve Ebû Zerr gibilerdir.’’

İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhumâ) ‘dan rivâyet edilene göre ise :

‘’Bunlar Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) gönderilmeden evvel Îsa (Aleyhisselâm) ‘a inanmış kişilerdir.’’

İmâm-ı Mücâhid (Radıyallâhu Anh) ‘a göre ise bunlar, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ‘ın adamlarıdır. Nitekim İmâm-ı Mücâhid (Radıyallâhu Anh) ‘ın Selmân-ı Fârisî (Radıyallâhu Anh) ‘dan rivâyetine göre ; Selmân-ı Fârisî (Radıyallâhu Anh) onların haberlerini Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ‘e anlatınca Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ilk başta ona :

‘’Onlar ateştedir.’’ Buyurmuş, bunun üzerine yeryüzü Selmân-ı Fârisî ‘ye karanlık gelmiş, işte o zaman bu âyet-i celîle inince Selmân-ı Fârisî (Radıyallâhu Anh):

‘’Sanki sırtımdan bir dağ kaldırdı.’’ Demiştir. (Vâhidî,  sh: 15,16;   Süyûtî,   ed-Dürrü’l-Mensur: 1/389)

Bu kıssanın tafsilatını nakleden İbni Cerîr ve İbnî Ebi Hâtim ‘in, Süddî (Rahimehumullah) ‘dan rivâyetlerine göre :

Bu ayet-i celile Selmân-ı Fârisî (Radıyallâhu Anh) ‘ın adamları hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki  Selmân-ı Fârisî (Radıyallâhu Anh) Nîsabur ordusunun eşrâfından biriydi. Kralın oğlu samimi dostuydu, hiç biri diğerine sormadan hiçbir şeye karar vermezdi ve ikisi beraber ava giderlerdi.

Bir kere avlanırken karşılarına çadırdan bir ev çıktı. O eve girdiklerinde, önüne Mushafi koymuş okuyup ağlayan biriyle karşılaştılar.

Onlar ona : ‘’Bu okuduğun nedir?’’ diye sorunca

O: ‘’Bunu öğrenmek isteyen sizin gibi at üzerinde durmaz. Eğer bu kitapta bulunanları öğrenmek istiyorsanız inin de size öğreteyim’’ dedi.

Onlar da hemen indiler.

Bunun üzerine o zat kendilerine : ‘’Bu, Allâh tarafından gelmiş bir kitaptır. Bu kitabında O, kendisine itaat edilmesine emretmiş, isyan edilmesini nehyetmiştir. Bu kitapta, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, haksız yere insanların mallarını almamak gibi hükümler beyan edilmektedir.’’ dedi ve onlara o kitapta olan diğer meseleleri beyan etti ki o kitap Allâh-u Te’âlâ’nın Îsâ (Aleyhisselâm) ‘a indirdiği İncil kitabıydı. O zatın sözleri bunlara çok tesir etti ve hemen tövbe edip İslâm’a girdiler.

O zaman o zat onlara: ‘’Şüphesiz sizin kavminizin kestiğini yemek size haramdır.’’ dedi. Böylece onlar o zatın yanına gelip giderek ondan dînî meseleleri öğrenmeye devam ediyorlardı.

 Derken kralın bayram günü gelince bir yemek ziyafeti hazırladı ve bütün insanları bâhusus eşrafı topladı. Oğluna da haber göndererek insanlarla yemek yemeğe iştirak etmesini  istedi.

Delikanlı davete icabet etmeyerek : ‘’Ben çok meşgulüm, sen adamlarınla beraber ye’’ dediyse de kral bir çok elçiler göndererek ısrar edince, oğlu onların yemeğinden yemeyecegini kendilerine haber verdi.

 Bunun üzerine kral oğluna  haber göndererek onu yanına çagırttı ve ona:

‘’Senin bu yaptığın nedir?’’ dedi.

O da : ‘’Biz sizin kestiklerini yiyemeyiz, çünkü siz kâfirlersiniz, kestikleriniz bize helâl olmaz.’’ dedi.

Kral: ‘’Bunu sana kim emretti.’’ deyince o bunu kendisine o rahibin emrettiğini söyledi.

Bunun üzerine kral rahibi çagırarak : ‘’Oğlum ne diyor?’’dedi.

O da: ‘’Oğlun doğru söylüyor.’’ Deyince

Kral ona: ‘’Eğer kan dökmek bizce büyük bir suç sayılmasaydı elbette seni öldürürdüm, lakin bizim topraklarımızdan çık!’’ dedi ve ona bir süre tayin etti.

Selmân-ı Fârisî (Radıyallâhu Anh) sözlerine şöyle devam etti : Biz ona ağlamaya başladık.

O da bize: ‘’Eğer siz sadıksanız, biz altmış kişiyiz. Musul’da bir mâbede Allâh’a ibâdet etmekteyiz, siz de oraya gelin.’’ Dedi ve o rahip çıktı gitti, böylece  Selman ile kralın oğlu kalakaldı.

Selmân ona: ‘’Haydi gidelim.’’ Deyince

O : ‘’olur.’’ Dedi ve hazırlık yapmak üzere eşyalarını satmaya başladı.

Kralın oğlu geçikince Selman tek başına yola çıktı ve o mâbede gelerek yöneticisinin yanında konakladı. O mâbedin adamları rahiplerin en üstünlerindendiler. Kısa zamanda onlara ayak uydurabilen Selman onlarla beraber son derece ibadet ediyor ve kendini yoruyordu.

Bunun üzerine o şeyh efendi ona : ‘’Sen henüz gençsin, gücünün yetmeyeceği kadar ibâdet yapmaya çalışıyorsun. Ben senin yorularak ibâdetlerinden âciz  (güçsüz) kalmandan korkuyorum, kendine acı ve nefsine kolaylık göster.’’ Dedi.

Selman ona: ‘’söyler misin, senin bana emrettiğin mi üstün yoksa benim yaptığımmı ?’’ dediğinde

O:’’Senin yaptığın daha üstün.’’ Dedi.

Selmanda ona: ‘’O hâlde beni serbest bırak istediğimi yapayım.’’ Dedi.

Sonra mâbedin yöneticisi onu çagırarak: ‘’Biliyor musun bu mâbed benim, buraya insanların en lâyıkı benim, istesem içinde bulunanların hepsini buradan çıkarırım. Lâkin ibadette onlardan daha zayıfım, ben bu mâbedden ayrılmayı ve buradakilerden daha az ibâdet edenlerin bulunduğu başka bir mâbede göçmeyi düşünüyorum. Sen burada durmak istiyorsan dur,benle gelmek istiyorsan da yanımda gel!’’ dedi.

Selman ona : ‘’Hangi mâbedin ehli daha üstün .’’ diye sorunca

O : ‘’Bu mâbedin ehli daha efdal’’ dedi

Selman da : ‘’ O zaman ben burada kalayım.’’ Dedi ve kaldı. Mâbedin sahibi (oradan ayrılırken Selman’nın onlarla beraber ibâdet etmesi hususunda) mabedin âlimine tavsiyelerde bulundu. Böylece Selman da onlarla birlikte ibâdete devam etti.

Sonra bu âlim şeyh efendi Beyt-i Mukaddes’e gitmek istedi ve Selman’ı çagırarak : "Ben Beyt-i Mukaddes’e gitmek istiyorum. Benimle gelmek istiyorsan gel, burada durmak istersen dur.’’ Dedi.

Selman : ‘’Hangisi daha üstün ?’’ deyince

O : ‘’Tabii ki benimle gelmen .’’ dedi.

Selman  da onunla beraber yola çıktı. Giderlerken yola atılmış bir kötürüme rastladılar.

O bunları görünce : ‘’Ey rahiplerin efendisi ! bana acı, Allâh da sana acısın.’’ Dedi.

O şeyh efendi onunla hiç konuşmadı ve tarafına bakmadı, böylece yollarına devam ederek Beyt-i Mukaddes’e geldiler.

Şeyh efendi Selman’a : ‘’Çık, ilim talep et. Çünkü yeryüzünün bütün âlimleri bu mescide gelirler.’’ Dedi. Selman da âlimlerin sohbetlerini dinlemek üzere şeyh  efendinin yanından ayrıldı, bir gün üzüntülü bir hâlde şeyh efendinin yanına döndü.

Şeyh efendi ona : ‘’Ey Selman ! sana ne oldu ?’’ dedi

Selman : ‘’ Bizden önce geçen peygamberler ve adamları bütün hayırları alıp gitmişler, yani bize bize bir şey bırakmamışlar.’’ Dedi.

Bunun üzerine şeyh efendi ona : ‘’Üzülme çünkü bir peygamber daha kaldı ki hiçbir peygamberin tâbileri ona ona uyanlardan daha üstün olmayacaklar, işte bu zaman onun çıkacagı zamandır. Ben ona kavuşacağımı zannetmiyorum ama sen gençsin belki ona kavuşursun. O Arap topraklarında çıkacaktır. Eğer ona kavuşursan, ona iman et ve uy ! ‘’ dedi.

Selman ona : ‘’ Bana onun alâmetlerinden bir şey söyle dedi.’’

O da : ‘’ Peki söyleyeyim : Onun sırtında nübüvvet (Peygamberlik) mührü bulunmaktadır ve o hediye alır sadaka almaz ’’ dedi.

Sonra dönerlerken o kötürümün yanına ugradılar.

O yine onlara : ‘’Ey rahiplerin efendisi ! Bana acı, Allâh da sana acısın‘’ dedi şeyh efendi merkebini ona doğru döndürdü ve elinden tutarak onu kaldırdı, tekrar yere vurdu.

Sonra ona dua ederek : ‘’Allâh’ın izniyle kalk. ‘’ dedi.

O da sapa sağlam kuvvetli bir şekilde ayağa kalktı. Selman hayretler içinde o adama bakarken rahip yürüyüp gitti ve Selman farkında olmadan kayboldu. Sonra Selman telâşa kapılarak rahibi aramaya başladı.

 O sırada Araplardan Kelb kabilesinin iki adamına rastladı ve onlara : ‘’Rahibi gördünüz mü ? ‘’ diye sordu.

Onlar birbirlerini işaret ederek : ‘’Bundan iyi deve çobanı olur ‘’ dediler. ve Birisi bineğini çökerterek : ‘’Evet, gördük ‘’ dedi ve böylece onu kandırıp yanına alarak Medine’ye götürdü .

Selman bu hususta şöyle demiştir : ‘’Rahibin kaybolmasından dolayı bana öyle bir hüzün ve keder isabet etti ki, o zamana kadar onun bir benzeri başıma gelmemişti.’’

Sonra Cüheyne kabilesinden bir kadın onu satın aldı ve Selman kadının diger kölesiyle beraber bir gün o, bir gün bu, nöbetleşe koyunlarını otlatmaya başladı. Bu arada Selman para biriktirerek Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in çıkmasını bekliyordu. Bir gün yine koyunlarını otlatırken arkadaşı gelerek : ‘’Duydun mu, bugün Medîne’ye  peygamber oldugunu idda eden bir kişi geldi’’ deyince

Selman ona : ‘’Ben gelinceye kadar sen koyunları bekle ‘’ dedi ve Medîne’ye inerek Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’i gördü de etrafında dolaşmaya başladı. Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onu görünce ne istediğini anlayarak elbisesini aşağı sarkıttı ve nübüvvet mührü meydana çıktı. Selman bunu görünce Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in yanına gelerek onunla konuştu. Sonra gidip bir dinarın bir kısmıyla bir koyun aldı ve pişirdi, bazısıylada ekmek alarak Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’ e getirdi.

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) : "Bu ne ?" diye sorunca

Selman : ‘’Sadaka ‘’dedi.

O zaman Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) : ‘’Benim buna ihtiyacım yoktur. Götür bunu Müslümanlar yesin.’’ Buyurdu.

Sonra Selman tekrar gidip diger bir dinarla et ve ekmek alarak Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e getirince 

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) : ‘’Bu da ne ?’’ dedi.

O : ‘’Bu hediyedir’’ deyince

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem): ‘’Otur ‘’ buyurdu. O da oturdu ve Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’le beraber getirdiğinden yediler. Selman ,  Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ile konuşma esnasında o mâbeddeki arkadaşlarından bahsederek  Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ‘ onların haberini verdi ve :

‘’Onlar namaz kılarlardı, oruç tutarlardı, sana inanırlardı ve senin peygamber olarak gönderileceğine şâhitlik ederlerdi.’’ Dedi.’’

Selman onları medh-u sena ettikten sonra  Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) : ‘’Ey Selman! Onlar cehennem ehlindendir.’’ Buyurunca bu söz Selman’a çok ağır geldi. Hâlbuki hemen öncesinde Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e: ‘’Onlar sana kavuşsaydılar, seni tasdik ederlerdi ve sana uyarlardı.’’ Demişti.

Bunun üzerine Allâh-u Te’âlâ bu âyet-i celîleyi indirerek onların cennet ehli olduğunu haber verdi. İşte Selman geride geçen : ‘’Sanki sırtımdan bir dağ kaldırıldı.’’sözünü o zaman söyledi.    (Ebû Cafer Muhammed İbn-i Cerîr et-Taberî, Câmi‘u’ l-Beyân fi tefsîri’l-kur’ân:2/40-44; İbni Ebî Hâtim, no:636, 1/127; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr: 1/389,394)

İkinci görüş sahiplerine göre;  âyet-i kerîmede bahsedilen Sâbie fırkası, Nûh ile İbrâhîm (Aleyhisselâm) döneminde o peygamberlerin hak dîni üzere bulunan dindar kimselerdir.

İşte bu ikinci görüşte olan müfessirler âyet-i kerîmeyi :

‘’Şüphesiz o kimseler ki (önceki peygamberlere) iman etmiştirler, bir de o kimseler ki Yahudi (olarak, yeni bir şerî’at gelinceye kadar Mûsâ (aleyhisselâm)’ın tahrif ve neshe uğramamış olan şerî’atına tâbi) olmuşturlar, ayrıca (Kur’ân gelinceye kadar Îsâ (Aleyhisselâm)’ın değişime maruz kalmamış olan dînine uyan) Hristiyanlar ve (Nûh ile İbrâhîm (aleyhisselâm) döneminde o peygamberlerin dîni üzere bulunan) Sâbiîler ; (bunların içerisinden) her kim (o günkü şerî’atın emrine göre) Allâh’a ve o son güne inanmış, Salih bir amel de işlemişse; onlar için Rableri nezdinde (kendilerine ait) ecirleri vardır. (Kâfirler korkuya düştüğünde) onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve (günahkârlar, kaçırdıkları mükâfatlara üzüldükleri zaman) ancak onlar mahzun olmayacaklardır.’’ Diye tefsir etmişlerdir.

Bu mânâlardan hangi birini kabul edecek olsak da bunların hiç birinde Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e yetiştiği halde kendi dîninden uzaklaşıp İslâm’a girmeyen ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e îmân edip Kur’ân-ı kerîm’e uymayan bir Yahudi ve hristiyanın cennete girebilecegine dair en ufak bir işaret bile mevcut değildir. Bu mânâlardan ve tefsirinde varid olan rivâyetlerden çıkarabileceğimiz ana fikir ancak şu olabilir. Kendi peygamberleri döneminde yeni bir peygamber ve kitap gelinceye kadar, kendi dinine ve kitabına hiçbir şey katıp çıkarmaksızın Allâh’tan geldiği şekilde inanıp yaşayan Yahudi ve Hristiyanlar kurtuluşa erecektir.

Nitekim Mûsâ (Aleyhisselâm)’a inanıp Tevrat’la amel eden ve Îsâ (Aleyhisselâm) gönderilinceye kadar gelen tüm peygamberlere inanıp, getirdikleri hükümlere uyanların bu âyet-i kerîmelerde belirtilen müjdelere kavuşacaklarında hiç şüphe yoktur. Yine böylece Îsâ (Aleyhisselâm) geldiğinde ona inanıp İncil’le amel eden ve  Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) gelinceye kadar bu din üzere sebat edenlerin kurtulacakları hakkında hiçbir ihtilâf söz konusu değildir. Ancak Mûsâ (Aleyhisselâm)’dan sonra Tevrât’ın hükümlerini değiştiren, Îsâ (Aleyhisselâm) geldikten sonra onu inkâr eden Yahudilerin yine böylece Îsâ (Aleyhisselâm)’dan sonra onu Allâh’ın oğlu ilan edip, İncil’i değiştiren ve Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) geldikten sonra onu reddedip getirdigi kitap (Kur’ân)’ı inkâr eden Hristiyanların kurtulmaları ve cennet yüzü görmeleri asla düşünülemez. Ancak tövbekar olup, Allâh tarafından gönderilen bütün kitaplara inanmaları ve İslâm’a girip onunla amel etmeleri hali müstesna. Zaten Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e inanmayan Yahudi ve Hristiyanların kendi kitaplarına da îmânı geçerli değildir. Zîrâ Tevrat ve İncil Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in isim ve sıfatları ile dolu olup, o peygamber geldiğinde ona inanmalarını emretmiştir. Dolayısıyla bu emri tutmayanların kendi kitaplarına da îmanları olmadığından her hâl-ü kârda cennete girmeleri düşünülemez.

Nitekim yukarıda zikrettiğimiz gibi ; Selmân-ı Fârisî (Radıyallâhu Anh) arkadaşlık ettiği ruhban taifesinin güzel hâllerini (ibâdet ve tâatlarını) Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e anlatınca,

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem): ‘’Onlar ateşte oldukları hâlde öldüler.’’buyurmuş, bunu duyan Selmân (Radıyallâhu Anh)’a da dünya kararmıştı. Sonra Allâh-u Te’âlâ bu âyet-i kerîmeyi indirince Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Selmân (Radıyallâhu Anh)’ı çagırarak :

‘’Bu âyet senin arkadaşlarının hakkında indi. Kim beni duymadan (ve bana kavuşmadan ) önce Îsâ (Aleyhisselâm)’ın da dîni olan İslâm üzere ölürse, o hayır üzeredir (cennete girecektir). Ama her kim bugün beni duyduğu (ve bana kavuştuğu) hâlde bana inanmazsa, muhakkakki o helâk olmuştur (cennete giremeyecektir).’’ Buyurmuştur. (Muhammed ibni Cerir et Taberî, Cami’u’l-Beyân, Fî ’Tefsiri’ l-kuran:2/45; Süyûtî, ed Dürrü’l-mensûr: 1/394)

Şimdi biz bütün bu anlattıklarımızdan sarf-ı nazar ederek farz-ı muhal ve irhâ-i ınân kabîlinden olmak üzere, Yahudi ve Hristiyanların bu iki şarta inanmakla cennete girebileceklerini farz edelim ve :

‘’Bu melunlar bu iki şarta Allâh-u Te’âlâ katında muteber olacak bir imanla inanmışlar mıdır?’’ sorusunun cevabını bundan sonra zikredilecek bablarda arayalım.

Bakara Süresinin 62. Ayet-i Kerimesi ''Yahudi ve Hristiyan Cennete Girecek Demiyor

Bakara Sûresinin 62. âyet-i kerîmesi olan : ''Şüphesiz o kimseler ki iman etmiştirler, bir de o  kimseler ki Yahudi olmuşturlar, ayrıca Hristiyanlar ve Sâbiîler; (bunlardan) her kim Allâh'a ve o son güne inanmış, salih bir amel de işlemişse; onlar için Rableri nezdinde ecirleri vardır. Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve ancak onlar mahzun olmayacaklardır.'' âyet-i kerîmesiyle, Mâide sûresi'nin 69. âyet-i kerimesi olan:


''Şüphesiz o kimseler ki inanmışlardır, o kişiler ki Yahudi olmuşlardır, birde o Sabiîlerle,Hristiyanlar; İşte (bunlardan) her kim Allâh'a ve o son güne inanır, ayrıca sâlih bir amel de işlerse, artık onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve ancak onlar mahsun olmayacaklardır '' âyet-i kerîmesini yanlış yorumlayan bir takım İlahiyat prof'ları,Yahudi ve Hristiyanların Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem )'e inanmadan sadece Allâh'a ve âhirete inanmakla cennete girebileceklerini hükmetmişler, böylece kendileri kafir oldukları gibi bu fikirde kendilerine uyanlarıda küfre sokmuşlardır.

Evvela şunu ifade edelim ki :

Burada îman şartlarından ikisi zikredilmişse de bu, iki şarta îmânın kurtuluş için yeterli olacağı anlamına gelmez. Zîrâ başka bir âyet-i kerîmede:

''Her kim Allâh'ı, Meleklerini, Kitaplarını, Peygamberlerini ve o son günü inkâr ederse, muakkak ki o,(dönüşü düşünülemeyecek şekilde) pek uzak bir sapmayla (hak yoldan) sapıtmıştır. (Nisa Sûresi 136 ) buyrulmuş olması, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman etme şartlarından birini ihlal edenin haktan uzaklaştığını göstermekte yeterlidir.

Dolayısıyla burada îman şartlarından iki önemli husus açıklanmış, diğer şartlar da bunların zımnında değerlendirilmiştir. Aksi taktirde Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri arasında bir çelişki olduğunu düşünmemiz lazım gelir ki, bu da bizi Kur'ân-ı Kerîm'in Allâh-u Te'âlâ 'dan başkası tarafından tertip edildigini düşünmek gibi kâfir edici bir zanna sürükler.

Nitekim Allâh-u Te'âlâ :

(Habîbim! Allâh'ın, senin hakkındaki şâhitliğine dâir şüphelerinden kurtulmak için) hâlâ mı Kur'ân'ı iyice düşünmeyecekler? Eğer (kâfirlerin iddia ettiği gibi) o (Kur'ân-ı Kerîm), Allâh'tan başkası tarafından (yazılmış) olsaydı, elbette içerisinde (nazım bozukluğu ve mânâ çelişkisi gibi) birçok ihtilaf bulurlardı. (Nisa Sûresi: 82) buyurarak, Kur'ân-ı Kerîm'de çelişki bulunmamasını, onun Kendisi tarafından indirilmiş oldugunun en bâriz bir delili olarak öne sürmüştür.

Dalâletten kurtulmanın şartlarından biri de peygamberlere  îmân etmek iken, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e îmânı olmayan kimselerin sadece Allâh’a ve âhirete inanmakla kurtulabileceklerini söylemek, Kur'ân-ı Kerîm'in bir çok âyetinin açık beyanları reddetmekten başka bir mânâ taşımaz.

İşte bu âyet-i kerîmeyi onüç asırdan beri bu görüşe göre tefsir eden tüm müfessirler,burada zikredilen iki şartın hasr için olmadığını, yani kurtuluş için bu iki şartın yeterli olmadığını, Zîrâ diger âyet-i kerîmelerde başka şartlarında zikredildiğini, Kur'ân-ı Kerîm âyetleri arasında bir çelişki olmayacağına göre, burada da bu şartların geçerli olduğunu söylemiştir.

Ama son devirde Ezher’in başına belâ olan ve masonluğa intisabı belgelerle tescilli olan Abduh ve onun batıl görüşünün izleyicisi olan Süleyman Ateş bir de onların bu yanlış görüşünü naklederek tanbura bir nağme daha ilave eden Hayreddin Karaman, Ahmet Şahin ve Bekir Karlıağa gibiler, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in, sahabenin ve onüç asır ulemasının cumhurunun görüşüne zıt bir beyanda bulunmuş ve:

''İmân şartları Yahudi ve Hristiyanlar için ikidir, onlar sadece Allâh’a ve âhirete inanmakla cennete girebilirler'' diyerek büyük bir iftira ortaya çıkarmışlardır.

İşte biz bu eserde bunların bu görüşünün ne kadar yanlış olduğunu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ışığında sizlere anlatmaya çalışacağız.

Evvelâ şunu ifade edelim ki îman şartları hiçbir kula göre farklılık arz etmez, herkesin altı esasa inanması şarttır ki bunların beşi Kur'ân-ı Kerîm ile, kadere inanma şartı ise, Hâdid Sûresinin 22. Ve Kamer Sûresi 49. âyet-i kerîmelerinin işaretiyle sahih hadîs-i şerîflerle,özellikle Cibrîl hadisi diye bilinen meşhur hadîs-i şerîfle (Müslim,İman:1 no:8,1/37) sabittir.

Ama:

''O Rasul size ne verdiyse onu alın’’ (Haşr Sûresi:7) Âyet-i kerîmesi göz önünde bulundurulduğunda kadere îmânında âyetle sabit olduğu anlaşılır.

İleride müstakil başlıklar altında delilleriyle birlikte zikredeceğimiz muhtevayı okuduğunuzda daha iyi anlayacağınız gibi Allâh-u Te'âlâ :

''Meleklerini, kitaplarını ve peygamberlerini inkâr edenlerin dalâlette kaldıkları"nı (Nisâ Sûresi:136)

''Allâh ile peygamberlerinin arasını açmak isteyerek ‘Kimine inanırız, kimine inanmayız ‘diyenlerin gerçek mânâda kâfir olduklarını ve onlara alçaltıcı bir azap hazırladığını’’ (Nisâ Sûresi:150-151) ve:

''Ehli kitapda olsalar kâfirlerin cehennemde ebedî kalacakları’’nı (Beyyine Sûresi:6) Kur’ân âyetlerinde sarih ifadelerle beyan etmişken zerre kadar îmân ı olan bir Müslüman: ''Ehli kitap iki şarta inanmakla cennete girebilir’’ nasıl diyebilir?!  

Şimdi insafla düşünecek olursak, bu ayetlerde zikredilen iki şart yeterli olacak olsaydı, o zaman şunu hesap etmemiz gerekmez miydi ki bu iki şartın içerisinde Rasulullah (Sallahu Aleyhi ve Sellem)’e inanma şartı zikredilmişse de burada aynı zamanda peygamberlere ve kitaplara iman şartları da bahsedilmemiştir.

O zaman adama:

 ''Yahudiler Musa (Aleyhisselam)’a ve Tevrat’a inanmasalarda sadece Allâh’a ve âhirete inanmakla cennete girebilecekler mi, Hristiyanlar da İsa (Aleyhisselam) ve İncil’ e inanmadan cennete girebilirler mi ? ’’ diye sormazlarmı!

Buna cevaben : ''Evet girebilirler’’ denilirse,

Biz de: Peki, Musa (Aleyhisselam)’sız ve Tevrat’sız Allâh’ı ve âhireti nereden duyacaklar.’’ diye sorarız.

O zaman: ''Allâh’a ve âhirete inanma şartlarına Musa (Aleyhisselam)’a ve Tevrat’a inanma şartlarıda dahildir’’ diyecek olurlarsa da, bu sefer de biz:

''Açıkca zikredilmemiş olan bu şartları dahil ediyorsunuz da, diger ayetlerde Resulullâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e inanmaları gerektigi açıkca zikredilmişken, siz bu tercihi neye göre yapıyorsunuz ?'' diye sorarız.

Ayrıca Allâh’a ve âhirete inanan Ehli Kitab cennete girecek olsa, peki biz cennete gidecek bu adamlarla, onları cizyeye baglayıncaya kadar savaşmakla niye emrolunduk.

Nitekim Allâh-u Te’âlâ:

''O kendilerine kitap verilmiş olan kimselerle savaşın ki, onlar ne Allâh’a, ne de o son güne inanmazlar, Allâh’ın ve Resulünün haram ettigi şeyleri yasak görmezler, hak (olan islam) dîni(in) de din olarak kabul etmezler, tâ ki onlar zelil (ve hakir) kimseler halinde cizyeyi (bizzat kendileri) elden versinler !''(Tevbe Süresi:29) buyurmuştur.

Eger onlar : ''Kendileriyle savaşmakla emrolundugumuz Ehli Kitab Allâh’a ve âhirete inanmayanlardır’’ diyecek olurlarsa,

O zaman biz : Âyet-i kerîmede kendileriyle savaşmamız emredilen Ehli kitab’ın vasıfları sayılırken:

''Resulullâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in haram kıldıgını haram görmeme’’ ve ''Hak din olan İslâm’ı din olarak kabul etmeme’’ vasıfları açıklanmıştır.

Bundan da anlaşıldıgına göre Ehli Kitab’ın dünyada savaştan, âhirette de cehennem den kurtulmaları için sadece Allâh’a inanmaları yeterli degildir.

Bununla birlikte tüm iman şartlarına inamaları, Allâh ve Resülünün haram kıldıklarını haram görmeleri ve :

''Allah katında muteber din ancak İslamdır.’’ (Al İmran Süresi:19) Âyet-i kerîmesinde açıklanan hak dîni de din olarak kabul etmeleri gerekmektedir.

Demek ki Ehli kitab’ın kurtuluşları için İslâm’a girmekten başka çareleri yoktur. Aksi taktirde Allâh-u Te’âlâ bu âyet-i kerîmede, Allâh ve Resulünün haramlarını haram kabul etme ve hak dini kabullenme şartını getirmeksizin: ''Allâh’a ve âhirete inanmayanlarla savaşın’’demekle yetinirdi. ama böyle yapmayıp da ''Allâh’a ve ahrete inanmaları onları kurtarmaz, Allâh ve Resulünün haramlarını haram kabul etmez ve hak dini kabullenmezlerse onlardan cizye alıncaya kadar kendileriyle savaşın’’ buyurunca Yahudi ve Hristiyanların kurtuluşlarının iki cihanda da ancak İslâm’a girmekle mümkün olacagını anlamış olduk.

Sahih kaynaklarda İbni Ömer (Radyallahu Anhuma)’dan naklen rivayet edilen :

''İnsanlar,Allâh’tan başka hiçbir ilah olmadıgına, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in de Allâh’ın Rasulü olduguna şahitlik edinceye, namazı dosdogru kılıncaya ve zekâtı verinceye kadar, onlarla savaşmamla emrolundum.

İşte bunu yaptıkları zaman kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar, ancak (adam öldürenin kısas yoluyla öldürmesi ve nisaba malik olanlardan zekât alınması gibi) İslam hakkı müstesna ! (ama dilleriyle imanı ikrar edip, icraatlarıyla da İslam’ı tatbik ederken, içlerinde kafirlik gizlemişlerse, Müslüman görünmeleri ahrette onlara fayda vermez. Çünkü ahiretteki ) hesapları Allâh’a kalmıştır." (Buhari,İman:15, no:25, 1/17) hadîs-i şerîfi de bu söylediklerimizi destekler mahiyettedir.

Zira Rasulullah (Sallalahu Aleyhi ve Sellem) zikredilen şartları yerine getirmeyen bütün insanlarla cihad etmekle emrolunmuştur ki Ehli kitab da bu genel mefhuma dahildir.

Ayrıca ileride müstakil bir babta degerlendirecegimiz gibi, bu hadîs-i şerîf bir insanın Rasulullah (Sallalahu Aleyhi ve Sellem)’in peygamberligine inanmakla da kurtulamayacagını, buna ilaveten İslam’a girip İslâm şartlarını da yerine getirmesi gerektigini açıklamış olmaktadır.

Bu babı sonlandırırken, diyalogçuların ilmine çok itimat ettigi ve tefsirini neşrettigi merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın bu Âyet-i kerîmeyi nasıl tefsir etmiş olduguna bakmamız faydalı olacaktır:

İnsanlar Âdem’in sulbünden yeryüzüne indikleri zaman cenab-ı Allâh kendilerine :

''Eger Ben’den size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa, işte onlara herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü de çekmeyecekler.’’ (Bakara Süresi:38) buyurarak, herhangi bir zamanla kendilerine gelecek olan hidayetine uymaları şartıyla bu müjdeyi vaad etmemiş miydi ?

İşte Âdem’in tevbesinin semeresi olan o ilahî va’d, ebediyete kadar sürüp gidecek bir genel kanundur, bu âyet de bu ilahî kanunun bir inkişafıdır.

Şu halde Yahudiler gibi zillet ve meskenete düşenler ve Allâh’ın gazabına uğramış olanlar bile her ne zaman tevbe eder, Allâh’a ve âhiret gününe ciddî mânâda imân ederek, Allâh’ın son zamanda gönderdigi hidayete uyar ve ona göre Sâlih amel işlerlerse o gazaptan kurtulurlar ve Allâh katında ecir ve mükafat bulurlar. Sonuçta bu Âyet-i kerîmenin sırrına mazhar olarak, korku ve hüzünden kurtulurlar. Lâkin bundan yararlanmak için görünüşte yani insanlar arasında mü’min ve Müslüman sayılmak yetmez hatta belli bir süre Sâlih kişi olarak yaşamış olmak da kâfi gelmez. O îmanda sebat edip ve güzel bir sonla gitmek,yani son nefeste îman ve güzel amel ile Allâh’a kavuşmak lâzımdır.

Bu sürenin baş tarafında:

''İşte onlar Rabblerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve gerçekten kurtuluşa erenler de ancak onlardır.’’(Bakara Süresi:5)  müjdesinin kimlere mahsus oldugu bilinmektedir ve bunda:

''Sana inidirilene ve senden önce indirilenlere inanlar.''(Bakara Süresi:4)

Bunun için âhirete îman ve gerçek anlamda yakîn de bütün peygamberlerle birlikte Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem )’in peygamber olarak gönderilmesinden sonra Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in sonuncuları olduğu bütün peygamberlere ve kitaplara îmanla tefsir edilmesi lazım geldiginde hiç şüphe yoktur. Zaten bu âyetin bilhassa bu noktadan İsrailoğulları’na hitap şeklinde kısa bir ifade olup, bütün bu açıklamaların İslâm dinine davet sadedinde ve:

''Sizin yanınızda bulunan kitabı doğrulayan bu kitaba (Kur’an’a) îman edin ve onu ilk inkâr eden olmayın !’’ (Bakara Süresi:41) İlâhî emrini desteklemek için gelmiş olduğunda şüpheye yer yoktur. Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in peygamberliğinden önce Allâh’a ve âhiret gününe îman eden ve iyi amel işleyenler bile Tevrat ve İncil hükmünce gelecegin büyük peygamberine îman ile mükellef idiler ki buna işaret olmak üzere:

‘’Ahdimi yerine getirin.’’ (Bakara Süresi:40) buyrulmuştu.

Böyle iken Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in peygamberliğinden sonra onu inkâr edenler arasında gerçek îman ehli bulunduğu varsayımına imkan kalırmı ?

 Allâh’a ve hesap gününe îmanı bulunan ve bu îman ile mütenasip Salih amel işleyecek olan kimselerin Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in peygamberliğini inkâr etmelerine imkan tasavvur olunabilir mi?

Tarih sayfalarının şahitliginde  Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in peygamberliğinden daha açık, daha belirgin hangi peygamberlik vardır?

 Şu halde gökyüzündeki yıldızlardan bazılarını kabul edip de güneşi inkâr edenlerin Allâh’a karşı îmanlarında ciddiyet ve samimiyet tasavvur etmek, hak inançla bagdaştırılamayacak bir çelişki teşkil eder. Dikkat çekici olan şey şudur ki, bu âyette îman, biri insanlara nazaran zahirî, digeri Allâh katında geçerli olan hakikî îman olmak üzere iki defa zikredilmiş ve her şeyden önce ''İman edenler’’ sözü, Yahudilere, Hristiyanlarave Sabiîlere mukabil  (karşılık) tutulmuştur.

Bundan anlaşıldıgına göre bu üçü, Kur’ân’ın söz konusu ettigi îmânın mutlak olarak dışındadırlar. Bununla beraber zahirî îman sahipleri bunlarla eşit tutulmuş ve hepsinin kurtuluşu kamil iman ve Salih amel şartına baglı gösterilmiştir. Demek ki, gerek zahirî mü’min olan Müslümanlar, gerek Müslümarların dışında kalan Yahudi, Hristiyan, Sabiîler ve diğerleri Kur’ân’da yer aldıgı şekilde  Allâh’a ve âhiret gününe dış görünüşte ve iç yüzüyle cidden îman eder ve Salih ameller yaparlar ve bunda sebat gösterirlerse o zaman:

 ''Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar.’’ İfadesinin sırrına mazhar olacaklardır.

İşte böylece İslâm dîninin davetiyle ve hidayetiyle bütün insanlara açık ve cihanşümûl bir din oldugu âşikâr olur.(Hak Dini Kur’an dili 7/371-373)